
Ankara Portakal Çiçeği sokaktaki evinin önünde 18 Aralık 2002 tarihinde, akşam saat 18 civarında uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden Dr. Necip Hablemitoğlu suikastının üzerinden tam 23 yıl geçti. Yarım asra yaklaşan bu süre zarfında, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin en karanlık sayfalarından biri olan bu cinayet, aydınlatılmak bir yana, karmaşık ilişkiler ağının içinde daha da flulaştı.
Bugün, eşi Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu, sosyal medya hesabından paylaştığı yürek burkan mesajında, geçen yılları sadece bir yas süreci olarak değil, “adaletin nasıl yerinden edildiğinin tarihi” olarak tanımlıyor. Şengül Hablemitoğlu, “Bir insan öldürülür. Ve ardından adalet sadece gecikmez, davanın yönü değiştirilebilir ya da unutturulabilir. Dosyalar başka yerlere sürülür. Fail bulanıklaştırılır” diyerek, Türkiye’deki cezasızlık kültürüne ve gerçeğin karartılmasına isyan ediyor.
Ancak Hablemitoğlu dosyası açıldığında, masanın üzerinde duran tek “hakikat arayışı” ne yazık ki sadece suikastın failleriyle sınırlı değil. Bu dosya, aynı zamanda Türkiye ekoloji mücadelesinin ilk ve en önemli kalesi olan Bergama direnişine atılan “iftira”nın da tarihidir.

Necip Hablemitoğlu, öldürülmeden önce kaleme aldığı “Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası” adlı kitabıyla, Türkiye’deki çevre hareketlerini hedef tahtasına oturtmuştu. İddiası şuydu: Bergama’da siyanürlü altın madenine karşı direnen köylüler, çevreci kaygılarla değil, Türkiye’nin altın çıkarmasını istemeyen Alman istihbaratının ve vakıflarının yönlendirmesiyle hareket ediyordu.
Bu tez, o dönemde devletin derin dehlizleri, maden şirketleri ve ana akım medya tarafından o kadar iştahla sahiplenildi ki; toprağını, suyunu ve geleceğini korumak isteyen Bergama köylüsü bir anda “vatan haini”, “ajan” ya da “dış güçlerin maşası” ilan edildi. Hablemitoğlu’nun bu kitabı, Türkiye’de ekoloji mücadelesini kriminalize etmenin el kitabı haline geldi.
Aradan geçen yıllar ve ortaya çıkan yeni bilgiler, Hablemitoğlu’nun kitabındaki temel iddiaların ve dayanak yaptığı belgelerin manipülatif, hatta sahte olduğunu gözler önüne serdi. Kitabın ana omurgasını oluşturan ve iddiaların temel dayanağı olarak sunulan Alman Kalkınma Bakanlığı’nın “Türkiye’de Altın Konsepti” başlıklı raporunun sahte olduğu, Necip Hablemitoğlu’nun kitabında; “bu raporu Türkiye’deki tüm kurumlara iletti” diye adını verdiği Prof. Dr. Metin Deliormanlı diye bir kişinin hiç var olmadığı ortaya çıkarıldı. Hablemitoğlu’nun kitabındaki iddiaların sahte bilgi- belgelere dayandığı Evrensel Basım Yayın tarafından 2011 yılında yayınlanan “Kuyudaki Taş / Alman Vakıfları ve Bergama Gerçeği” adlı kitabımızda belgeleriyle, tanıklıklarıyla ortaya konmuştu. Kitaptaki iddialar ve kanıtlar bugün hala geçerliliğini koruyor.
Hablemitoğlu, o günlerde Fethullah Gülen Cemaatinin devlet içindeki örgütlenmesini ve Gülen’cilerin ABD tarafından desteklendiği iddiaları ile ilgili de çok sayıda makale, kitap yazmış, tv yayınına katılmıştı. Tarihin garip bir cilvesi olarak; Hablemitoğlu’nun “milli hassasiyetlerle” savunduğu ve Almanların engellemeye çalıştığını iddia ettiği o altın madeni, yıllar sonra Fethullh Gülen Cemaati’nin “gizli kasası” olarak nitelenen ve Gülen’e bağlılığını “Hocaefendinin bir gülüşüne tüm servetimi veririm” sözleriyle ortaya koyan Akın İpek’in başında bulunduğu Koza İpek Grubu’na geçti. Bergama köylüsünü “ajanlıkla” suçlayan zihniyetin önünü açtığı madencilik faaliyetleri, tam da Hablemitoğlu’nun savaştığını iddia ettiği o “karanlık ağların” finansman kaynağına dönüştü.
Suikastın üzerinden 20 yıl geçtikten sonra, “zaman aşımına” ramak kala hazırlanan iddianame, Türkiye’nin yakın tarihinin en karmaşık suç örgütlenmesini işaret ediyordu. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianameye göre; suikast, FETÖ/PDY ile o dönem Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) içinde görevli bazı askerlerden oluşan “Levent Göktaş suç örgütü”nün iş birliğiyle gerçekleştirilmişti.
İddianamenin temel tezi şuydu: Hablemitoğlu, Gülen cemaatinin devlete sızmasını konu alan “Köstebek” kitabını yayınlamadan önce durdurulmak istenmişti. İddiaya göre, FETÖ yöneticileri (Mustafa Özcan ve Enver Altaylı üzerinden) bu “sorunu çözmek” için MİT Müsteşarlığında adı geçen ve bu konuda Hablemitoğlu ile rekabet içinde olduğu ileri sürülen Albay Levent Göktaş liderliğindeki yapı ile irtibata geçmiş ve cinayet ihale edilmişti.
Dava sürecinde; eski Muharebe Arama Kurtarma (MAK) Alay Komutanı Levent Göktaş, eski istihbaratçı Enver Altaylı, suikastın tetikçisi olduğu iddia edilen o zaman yüzbaşı rütbesinde olan Tarkan Mumcuoğlu ve olay yerinde keşif yaptığı öne sürülen yüzbaşı Nuri Gökhan Bozkır gibi kritik isimler yargılandı.
Ancak dava süreci, adeta bir hukuk labirentine dönüştü. Ukrayna’dan tabut içinde getirilen ve işkence altında ifade alındığı ortaya çıkan kilit şüpheli Nuri Gökhan Bozkır, itiraflarını mahkemede geri çekti. Firar edip tekrar yakalanan N.G. Bozkır hariç tutuklu sanıkların tamamı, “delil yetersizliği” ve “uzun tutukluluk süreleri” ve daha da önemlisi yargılama süreci içerisinde “tetikçi” olarak adı geçen T. Mumcuoğlu’nun “tetikçi olmayabileceğine yönelik kuvvetli deliller” ortaya çıkması sonrası tahliye edildi.
Bugün gelinen noktada, 23 yılın ardından elde somut bir hüküm olmadığı gibi, dava; 20 yıl öncenin “soğuk delilleri”, sonradan eklemelerin olduğu ortaya çıkan HTS kayıtları Hablemitoğlu’nu öldürülmeden kısa bir süre önce Eskişehirdeki konferansında izlediği ileri sürülen kişilerin videosunun ortaya çıkması ve bu kişilerin araştırılmasının reddedilmesi gibi “garip ama anlamlı” mahkeme kararları devam ediyor. Şengül Hablemitoğlu’nun “Fail bulanıklaştırılır, sorumluluk dağıtılır” sözü, tam da bu hukuki süreçteki eksiklikleri ve araştırılmayan, örtülen noktaları tarif ediyor.

Bugün Şengül Hablemitoğlu’nun “Acılar eşit değildir; bazıları görünür, bazıları sakıncalıdır” şeklindeki haklı isyanına kulak verirken, madalyonun diğer yüzünü de görmek zorundayız.
Bir akademisyenin evinin önünde katledilmesi, faillerinin bulunamaması ve davanın karartılması, elbette kabul edilemez bir hukuk skandalıdır. Hablemitoğlu cinayeti, tüm boyutlarıyla aydınlatılmalı, tetiği çekenler ve emri verenler yargı önünde hesap vermelidir.
Ancak; Hablemitoğlu’nun bir suikast kurbanı olması, yazdığı kitabın Bergama köylüleri ve Türkiye ekoloji hareketi üzerinde yarattığı tahribatı aklamaz. O kitapla yaratılan algı operasyonu yüzünden yıllarca “casus” damgası yiyen köylülerin, coplanan ninelerin, yargılanan çevre avukatlarının da bir “iade-i itibar” hakkı vardır.
Şengül Hablemitoğlu, “Kimin anılacağına, kimin unutulacağına da karar verilir” diyor. Bugün, suikasttan 23 yıl geçtikten sonra Necip Hablemitoğlu’nun katillerinin bulunması için adalet arayışının yanı sıra Bergama köylüsünün onurlu direnişine sürülen o kara lekenin de temizlenmesi gerekiyor. Çünkü bu kara leke bugün ülkenin dört bir yanındaki farklı ekoloji-çevre direnişlerine de Hablemitoğlu’nun iddiaları/iftiraları dayanak gösterilerek sürülmek isteniyor.
“Kimin anılacağına, kimin unutulacağına da karar verilir” ve fakat gerçek, ancak bütünüyle ortaya çıktığında özgürleştirir…

Kaynak: Özer Akdemir - Evrensel