18 Mart denildiğinde çoğumuzun aklına ilk olarak top sesleriyle sarsılan boğaz, sulara gömülen zırhlılar ve kazanılan büyük bir deniz zaferi gelir. Evet, 18 Mart 1915’te kazanılan Çanakkale Deniz Zaferi, tarihin akışını değiştiren bir kırılma anıdır. Ama gelin, meseleyi sadece denizin üstünde biten bir hikâye gibi görmeyelim. Çünkü Çanakkale, asıl yüzünü karada, siperlerde, insanın sabrını ve iradesini zorlayan o amansız mücadelede göstermiştir. Çoğu zaman Çanakkale’yi sadece gemilerin battığı bir deniz savaşı olarak ansak da, gerçek şu ki Çanakkale; sırtında sadece mermiyi değil, bir vatanın kaderini taşıyan Seyit Onbaşıların ve nicelerinin verdiği amansız bir kara savaşıdır.
Denizde geçemeyenler, bu kez karadan geçmeye kalktı. Ve işte o an başladı asıl destan. Çanakkale Kara Savaşları; yoklukla, açlıkla, imkansızlıklarla ama her şeyden önce inançla yazıldı. Metrelerce değil, santim santim kazanılan topraklar. Aynı siperin içinde birbirine bu kadar yakın olup da bu kadar farklı dünyaların insanları olan askerler. Ölümle yaşam arasında geçen o ince çizgi. Çanakkale’yi anlamak için işte tam da buraya bakmak gerekir.
Ve bu destanın tam ortasında bir isim yükselir: Mustafa Kemal Atatürk. Sadece bir komutan değil, savaşın kaderini değiştiren bir akıl, bir öngörü, bir liderlik örneği… “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” sözü, kuru bir emir değil; bir milletin kaderini omuzlayan bir iradenin ifadesidir. Onun Anafartalar’daki hamlesi, sadece bir askeri başarı değil, ileride kurulacak bir devletin de ilk işaret fişeğidir. Öyle bir fişek ki o, Anadolu’ya geçtiğinde Anafartalar kahramanı geliyor.
18 Mart Deniz Muharebesi’nde Türk tarafının 26 şehit 53 yaralısı, muttefikimiz Almanların ise 3 ölüsü 15 yaralısı vardı. Dolayısıyla Türk-Alman toplam kaybı (79+18) 97 kişiydi. Sadece 6 top hasar görmüştü. Toplam 2250 cephane harcanmıştı. Buna karşın İngiliz-Fransız Birleşik Donanması’nın kaybı çok daha büyüktü. 18 gemiden 3’ü (Bouvet, Ocean, Irresistible) batmış, 4’ü (Inflexible, Golva, Suffren ve Agamemnon) ağır hasar görmüştü. Birleşik Donanma toplam 44 top ve 800 insan kaybetmişti. Ayrıca irili ufaklı birçok küçük tekneleri ve 7-8 muhripleri batmıştı.
Çanakkale Savaşları 18 Mart 1915’te bitmedi. Her iki taraftan yüz binlerce insanın canına mal olan asıl büyük ve kanlı muharebeler zinciri 25 Nisan 1915 sabahı Gelibolu Yarımadası’na düşman çıkarmasıyla başladı. 25 Nisan 1915 sabahı Arıburnu’na yapılan düşman çıkarmasını, Liman von Sanders’in ordu yedeğine aldığı Yarbay Atatürk durduracaktı. 1 Haziran 1915’te albaylığa terfi eden ve 8 Ağustos 1915’de çok kritik bir anda Anafartalar Grup Komutanlığı’na getirilerek 100 bini aşkın kuvveti komuta eden Albay Atatürk, 9-10 Ağustos 1915’te I. Anafartalar Zaferi, 21 Ağustos 1915’te 2. Anafartalar Zaferi başta olmak üzere çok önemli zaferlere imza atarak savaş bittiğinde “Anafartalar Kahramanı” olarak anılmaya başlanacaktı.
Çanakkale’yi sadece kazanılmış bir savaş olarak görmek eksiktir. Çanakkale, bir milletin yeniden kendine inanmasıdır. Yorgun, dağılmış, umutsuz bir halkın biz hâlâ buradayız deme şeklidir. Denizden başlayan bu hikâye, karada yazılan bir destana dönüşmüş, oradan da bir bağımsızlık mücadelesinin ruhunu doğurmuştur.
Bugün dönüp baktığımızda, Çanakkale bize sadece geçmişi anlatmaz. Aynı zamanda bir soruyu da önümüze koyar: O günkü inanç, o günkü kararlılık, o günkü birlik bugün bizde ne kadar var? İşte asıl mesele belki de tam olarak budur.
Başta Anafartalar Kahramanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, o toprakları bize vatan kılan tüm şehitlerimizi minnetle anıyorum.
Hamit İRİ
18/03/2026
